« Önceki ::

SEVCAN SEN BİTANESİN

ŞU GELEN SEVGİLİ BENİM SEVİLEN O SEVEN BENİM

DÜŞÜNDÜKCE AĞLIYORUM İÇİMDE DERT DİLİM DİLİM

ŞU VEFASIZ DÜNYADA SEVMEK BİLE SUÇ OLMUŞ

KABAHAT BENİM DEĞİL BANA BU CANI VERENİN

Yorum (1) Yorum yaz!

KURŞUN KALEM

Kursunkalem
Çocuk, büyükbabasinin mektup yazisini izliyordu.
Birden sordu :
"Bizim basimizdan geçen bir olayi mi yaziyorsun ?
Benimle ilgili bir hikâye olma ihtimali var mi ? "
Büyükbaba yazmayi kesti, gülümsedi ve torununa söyle dedi:
"Dogru, senin hakkinda yaziyorum. Ama kullandigim kursun kalem yazdigim
kelimelerden çok daha önemli. Umarim büyüdügünde bu kalemi sen de seversin."
Çocuk kaleme merakla bakti ama özel bir sey göremedi.
"Iyi ama bu kalem benim hayatimda gördügüm diger kalemlerden hiç farkli degil ki ! "
"Bu tamamen nesnelere nasil baktiginla ilgili. Bu kalemin bes önemli
özelligi var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep
dünyayla barisik bir insan olursun."
"Birinci özellik: Harika seyler yapabilirsin ama attigin adimlari yönlendiren bir el oldugunu asla unutma. Bizim için bu el Tanri'dir ve her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir."
"Ikinci özellik: Zaman zaman her ne yaziyorsam durmam ve kalemimin ucunu açmam gerekir. Bu kaleme biraz aci çektirse de sonuçta daha sivri olmasini saglar. Bu yüzden bazi acilara gögüs germeyi ögrenmelisin, bu acilar seni daha iyi bir insan yapar."
"Üçüncü özellik: Kursun kalem, yanlis bir sey yazdiginda bunu bir silgiyle
silmene her zaman olanak tanir. Yaptigimiz bir seyi sonradan düzeltmenin
kötü bir sey olmadigini anlamalisin, aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya
yarayan en önemli seylerden biridir."
"Dördüncü özellik: Kursun kalemin en önemli kismi, kalemin yapildigi ahsabin ya da disariya yansiyan sekli degil, içerisinde yer alan kursunudur. O yüzden her zaman kendi içine bakmali, en çok onu korumalisin."
"Besinci ve son özelligi ise her zaman bir iz birakmasidir. Ayni sekilde
sen de hayatta yaptigin her seyin bir iz birakacagini bilmeli ve her
hareketinin farkinda olmalisin."

 

 
Bir Yaz Gecesi

Soğuk bir yaz gecesiydi,

Hava karanlık olduğundan etraf görülmüyor, sadece ay'ın izin verdiği kadar ışıkla ağaçlar birer gölge olarak duruyordu.

Delikanlı, karşısında duran ve uzun zamandır hasretini çektiği genç kıza bakıyor. Genç kız da bu bakışları gecenin karanlığında tam seçemediği hâlde karşılık veriyordu. Bu iki sevdalı birbirlerine bakarken, kulaklarında yankılanan gece böceklerinin ötüşüydü...

Delikanlı kıza biraz daha yaklaştı. Onun gözlerini net seçebilmek ve içlerine durmaan bakabilmek istiyordu. Fakat güneş yoktu, zaten de olmasındı. eğer güneş olsaydı bu tılsım bozulacak, bu efsun dağılacaktı. Bu delikanlı ve kız, şimdi 2 yıldan sonra ilk kez bir gecede karşılaşmışlardı. Ne çok hâyaller kurarlar, neler düşünürlerdi. Artık birbirlerine kavuşmuşlardı ve hayallerini gerçekleştirmelerini önleyecek hiç bir şey kalmamıştı.

Kız, suskun ve utangaç bir edayla:

- Beni özledin mi? dedi.

Delikanlı, gözlerinin görünmediğini bildiğinden sessizce ağlamakta bir sakınca görmüyordu:

- Bir çöl ortasındaki nar ağacı kadar... cevabını verdi.

Gecenin karanlığında birbirlerinin göremedikleri yüzüne bakan bu iki âşık, şimdi hayallerinden bahsetmeye başlamışlardı. İlk önce kız konuştu:

- Tüm sorunlar halloldu, artık evlenmemizde hiç bir engel yok. 2 yıldır askerliğin için bekliyorum seni, daha fazla beklemek de istemiyorum. Artık kavuşmalıyız birbirimize. Eminim bunu en az benim kadar sen de istiyorsun.

Delikanlının gözündeki yaşlar biriktikçe birikiyor, fakat delikanlı bu yaşları genç kıza belli etmemek için geri içine akıtıyordu. Kız devam etti:

- Gerçek aşk çok zor oluyor. İşte bizim aşkımız da bu gerçek aşklardan. Artık sen bana, ben sana kavuşalım. Bunca hasret ve ayrılık yetişir.

Delikanlı artık dayanmıyordu. Ayağa kalktı, sağ kolunu öne uzattı. Kız bu manzara karşısında ne yapacağını, ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Delikanlının sağ kolunun dirsekten sonrası kesilmişti. Kızın gözlerinden akan yaşlarla delikanlı cevap verdi:

- Askerliğim bitti ama kolumu kışlamda bıraktım!

Şimdi her ikisi de ağlıyordu. Delikanlı bir ara durup karşı ağaçlara baktı. Usulca fısıldadı:

- Vatan sağolsun...

 

 
Mutlu Bitmeyen Masal

Öyle bir söz söyledi ki genç kadın; aşka dair söylenmiş tüm kelimeler kirlenmiş hissetti kendini. Hayatın dili tutuldu, kuşlar sustu,dallar kıpırdamadı, yapraklar oynamadı. Bulutlar ağlamaya başladı, güneş üzüntüsünü gizlemek için bir bulutun arkasına saklandı, renkler siyahta bütünleşip matem bağladı, deniz dalgalanmadı,balıklar nefes almadı…

Rüzgar yüze vurdu gerçeği söylenen sözün arkasından, cellat bir aşkın daha ipini çekmek için uyandı uykusundan, Azrail yaklaşamadı adama korkusundan. Gökyüzü anı ölümsüzleştirmek için flaş patlattı, zaman şuurunu yitirdi aptallaştı, kalpler göğüs kafesini çatlattı. Her şey ama her şey durup kulak kabarttı.
Evren biten bir aşka şahitlik yapmaktaydı…

Hiçbirimiz seçtiğimiz hayatları yaşamıyoruz kuşkusuz. Yaşamak zorunda bırakıldığımız onlarca şey var hayatımızda. Bir zorundalığa boyun eğmek, sahip olmayı dilediğimiz şeyler için savaşmaktan daha kaçınılmaz olmadı mı hep ?

Genç adam hiçbir zaman tesadüf diyemeyeceği bir şekilde tanımıştı onu. Önce etkilenmiş, sonra bir şeyler hissetmişti. Kadın bir şarkının notalarında hayat bulmuş, yüreğine işlemişti. Çok sevmişti genç adam; bildiği kelimelerle aşkını anlatmayı beceremeyecek kadar çok… Sevgisine karşılık olmuyordu hiçbir kelime,kalbiyle örtüşmüyor,onu anlatmıyor, içleri boşalıyor,anlamını yitiriyor, kifayetsiz kalıyorlardı. Onun aşkını anlatacak kadar derin anlamları olan, sevgisinin büyüklüğüne sınır koymayan bir kelime yoktu hiçbir ülkenin lügatinde, bunu biliyordu. İşte sırf bu yüzden hiçbir şey söylemeden kadın görsün , hissetsin istiyordu…

Onu tanıdıkça yanılmadığını anlıyordu genç adam. Tanıdıkça duyguları kabarıyor, sevgisi depreşiyor büyüleyen bir hal alıyordu. Onunla konuşmak, onunla anı paylaşmak, onu anlamaya çalışmak, ona yardımcı olmak… Bütün bunları yapmaktan keyif alıyordu doğrusu ve istediği tek şey onunla bir ömür yaşamaktı şüphesiz. Bunu gerçekten kelebek olarak hayat bulmuş bir tırtılın yeniden yaşama dönme çabası yada miladı dolmuş can çekişen bir hastanın huzuru isteyişi gibi, ölümü isteyişi gibi istiyordu.

İçi gökyüzüne bakan iki avucun, dilin çırpınışlarıyla vuku bulan tılsımında, dualarında ilk önce onun adına hayat veriyor, onun mutluluğu için dua ediyor,onun huzurlu ve sağlıklı olmasını istiyordu. Ve içten içe şükrediyordu Allah’a cennetinden bir meleği yanı başına kadar yolladığı için. Daha ölmeden dünyasına cennet büyüsü kattığı için…

Meleğim diyordu ona, sen benim meleğimsin… Kanatlarını bir yerde unutmuş olabilir misin?

Ellerini bile tutmaktan korkuyordu incitirim diye. Üzülsün, kırılsın, incinsin istemiyordu. Sahip olup olabileceği en değerli şeyi; Allah’ın kendine verdiği hediyeyi koruma içgüdüsüydü bu…

Çok seviyor diye balık taklidi yapıyordu ona. Alık bir balık. Onu mutlu görünce daha bir alıklaşıyor rolüne kendini kaptırıyordu. Ona onu mutlu eden her şeyi vermek istiyordu. Yapamayacağı şey yoktu. Zaten sevmek yaşamaktı, yaşamaksa savaşmak. Kaybedeceği bir şey yoktu. Ama hiçbir şey…

Dünya döndü, zaman geçti. Her zaman hesap edilemeyen bir olasılık vardır teorisi gerçekleşti. Allah genç adamın kalbindeki meleğin sevgisinin kendine olan sevgiden kat kat fazla olduğunu sezdi ve içerledi. Meleği genç adamdan almaya karar verdi.

Mutlu çift her vakit Allah’ın nameleri minarelerden yükseldikçe hissetmeye başladılar kalplerinde bir şeyler eksildiğini. Her gün biraz daha çok hissediyorlardı ayrılacaklarını. Birbirlerine tutunuyor, savaşıyor, mücadele ediyor engel olamıyorlardı. İrili ufaklı parçaları kaybediyorlardı sevgilerinden. Anlamsız bir yaşanmışlıktı ama son zamanlarda sürekli birbirlerini incitmekten, yıpratmaktan, mutsuz etmekten bahseder olmuşları. Belki de Allah vicdan denilen duygu üzerinden yapmıştı ayrılık planını kim bilir. Zamanını, yerini şeklini dahi belirlemiş kader kalemiyle alınlarına dokundurmuştu onların. Geriye sadece beklemek kalmıştı. Ayrılacakları günü beklemek…

Zaman doldu, şartlar olgunlaştı. Yine bir gün genç adam ve genç kadın konuşmaktaydı… Duygular taşınmaz hale geldi ve aniden öyle bir söz söyledi ki genç kadın; aşka dair söylenmiş tüm kelimeler kirlenmiş hissetti kendini. Hayatın dili tutuldu, kuşlar sustu,dallar kıpırdamadı, yapraklar oynamadı. Bulutlar ağlamaya başladı, güneş üzüntüsünü gizlemek için bir bulutun arkasına saklandı, renkler siyahta bütünleşip matem bağladı, deniz dalgalanmadı,balıklar nefes almadı…

Rüzgar yüze vurdu gerçeği söylenen sözün arkasından, cellat bir aşkın daha ipini çekmek için uyandı uykusundan, Azrail yaklaşamadı adama korkusundan. Gökyüzü anı ölümsüzleştirmek için flaş patlattı, zaman şuurunu yitirdi aptallaştı, kalpler göğüs kafesini çatlattı. Her şey ama her şey durup kulak kabarttı.
Evren biten bir aşka şahitlik yapmaktaydı…

‘ Bitti’ dedi genç kadın.
‘ Bitti, gidiyorum’

Genç adam kalbini acıdığını hissetti aniden. Ölecek gibi oldu, bir şey söyleyemedi. Eli koynunda kanayan yarasında, peşi sıra giden kadını seyretmekle yetindi sadece. Ve kalbi kadının ellerinde…

 

 
Nerdesin

Nerdesin acaba şimdi sanırım yatağında mışıl mışıl uyuyorsundur.Zaten her zaman bu kadar vurdumduzmaz olmadın mı? Hayat senin için bir
oyun sanki.Bense yatağımda dönüp duruyorum.Saat gecenin 3ü oldu ben hala o günü hatırlıyorum hani beni yüz üstü bırakıp gitmiştin.Arkandan ağlamıştım ne kadar ama sana göstermeden ben çok güçlüyümya.Sonra seninle geçirdiğimiz günler geldi aklıma ama nedense hep kötü olanlar sanki biz hiç güzel gün geçirmemişiz gibi.Sonra düşündüm gerçekten biz hiç güzel ve mutlu bir gün yaşamamışmıydık.Günlerimiz hep seni bir yerlerde komaya girip kaldı mı diye aramakla ve hastane odalarında mı geçmişti.Gecenin bir yarısı telefon çaldığında annnenlere koşmakla,seni sokağa çıkıp acaba hangi alemdesin diye aramakla mı geçmişti.Aradığın uyuşturucuyu bulamayınca beni tartaklamakla mı?Acaba neden katlanmıştım bunlara hatta herkesin bana" Bırak şu çocuğu ondan bir şey olmaz"demesine rağmen.Neden olduğunu onlar blmiyordu fakat ben biliyordum çünkü seviyordum.Ama sonra yanında bir kızla karşıma çıktın sarmaş dolaş.Bana"Senden bıktım,alacağım işte bu uyuşturucuyuda.Benim peşimi bırak "dedin.Ne yapabilirdim ki ağlasam,bağırsam elime ne geçecekti,hiç.Bende sustum,arkamı dönüp gittim.Arkamda sevdiğim fakat beni hiç sevmeyen bir adamı bırakarak.O ise kızla arkamdan bir kahkaha patlattı bana inat.Bense susup gittim.
 

 

 

Papatyanın Hikayesi

Uzak bir ülkede küçük bir kasabada yaşayan bir papatya varmış.
Her sabah gözünü aştığında gördüğü güneşi tutkuyla seyredermiş
Hep başını onun gittiği yerde tutar bir an olsun ayrılmak istemezmiş gözlerinden, fakat her akşam olduğunda papatyanın gönlüne bir acı çöreklenirmiş. Acıdan çok bu güneşine duyduğu özlemdir. Akşam olup güneş batınca papatyanın da dalarlı büzülürmüş sarılmış adeta bir yastığa bir yorgana sarılır gibi bedenine. Her sabah bir önceki akşamın hüzününü unutup gülücükler saçarmış doğan güneşine. Bu yıllar yılı böyle gelip geçmiş papatyanın içindeki sevgi gün geçtikçe büyümüş ve artık bu yükü taşıyamaz hale gelmiştir. Bazen hiç yapmadığı şeyleri yapar güneşe sırtını dönermiş. Hatta o kadarda değil güneşinden vazgeçmeyi bile düşünürmüş zaman zaman, fakat bu uzun sürmezmiş kısa zamanda yine eski haline döner güneşine hayranlıkla bakarmış. Ancak bir türlü içindeki karamsarlığı atamazmış. Ya bi gün güneş doğmazsa ve ben onu hiç göremezsem deyip dururmuş kendi kendine. Bu düşüncelere daldığı çoğu gece uykusuz geçmiş gözyaşı ile dolmuştur . ve bi gün gelmiş rüzgarla tanışmış ona güneşi ne kadar sevdiğini anlatmış ve ona kavuşmak için her şeyini verebileceğin söylemiş. Rüzgar da papatyayı çok sevmiş ancak güneşe kavuştuğu zaman yanacağını asla onunla bir arada duramayacağını bildiği için bunu papatyaya anlatmaya çalışmış hep; ancak papatya içindeki sevdasını atamadığı için rüzgarın söylediklerini umursamayıp bazen onu bile kırarmış. Bir kere aklına koymuştu güneşine gidecekti ona sımsıkı sarılacaktı. Uzaktan baktığı gözlerine daha yakın olacaktı hayalince. Ancak nasıl yapacaktı. Yerinden toprağından ayrılıp gitmesi imkânsızdı tek başına. Bunun için rüzgardan yardım istedi. Ne olur beni buradan al güneşin yanına götür ona bir kez olsun sarılmak istiyorum her şeye razıyım demiş. Rüzgâr bu duruma şiddetle karşı çıkmış. Papatyayı çok sevdiği için onun hayatına kıyma pahasına da olsa böyle bir girişme kalkışmasını istememiş. Papatya yalvarmış yakarmış rüzgar sonunda dayanamamış peki tamam demiş. Madem bu kadar istiyorsun götüreyim demiş. Papatya sevinçten havalara uçmuş adeta. Ve rüzgar gözyaşları içinde Tüm Gücü İle papatyayı yerinden almış güneşe doğru yola çıkmışlar. Papatya sevinçten uçuyordu adeta. Ancak güneşe yaklaştıkça yaprakları solmaya yanmaya başlamış korkusu ona sarılmadan öpmeden ölmekti. Yaklaştıkça soldu yaprakları yaklaştıkça eridi tüm bedeni yandı kül oldu.
Boynu bükük öldü papatya güneşine kavuşamadığı için ve rüzgar ömrü boyunca pişmanlık içinde esti deli gibi sağa sola yağmur oldu ağladı bazen karanlık şehirlere tüm gücüyle ağladı tüm gücüyle esti belki gözyaşlarımla güneşi söndürürüm de başka papatyalar yanmaz diye o gün bu gündür rüzgar eser yağmur yağar ama bu aşkın güneşi hiç bir zaman sönmez…. Saygılar

Hayatta her şeyi değiştir sekte uzak yazılmış kaderi değiştiremeyiz
dilerim Kaderiniz Sevginizden ayrı Bir Kağıtta Yazılmaz !!!!


 

 salıncak

 

Sandalyesi devrildi, boğazı acımıştı..

Keşke tekrar çocuk olabilseydi. Keşke tekrar komşusunun kızı ile lunaparka ilk kim gidecek yarışması yapabilse, lunaparka girer girmez salıncağa doğru son sürat koşabilseydi. Hızlı hızlı nefes alıp vermelerin ardından, yan yana salıncaklara binip sallansalardı. Boşlukta sallanma duygusu şu andaki gibi değildi. Çok güzel ve çok anlamlıydı. Kendini geriye doğru çeker, ayaklarını uzatarak gökyüzüne doğru çıkardı. Ayaklarını salladıkça hızlanır, hızlandıkça içinde birşeyler kayıp giderdi. Sanki biraz daha hızlansa salıncakla beraber gökyüzüne kadar çıkacak, kuşlara eşlik edip onlarla beraber uçabilecekti. Belleri ağrıyıncaya dek salıncakta sallanır, ardındanda arkadaşı ile beraber yakınlarındaki göle girmek için yine yarış yaparlardı. Ah salıncak ne güzeldi.. Ayaklarını salladı..

Hızlı delikanlılığını hayal etti. Karanlıktan korkmaz, korktuğu herşeyin aksine üstüne üstüne giderdi. Onu kimse yıldıramaz, kimse gözünü korkutamazdı. Bileklerinin çelikten yapıldığını hayal eder, kavgaya girmekten çekinmezdi. Gözükaraydı, bu yüzden çok dayak yemiş ama hiç birinden de pişman olmamıştı. Mahalleli zaman zaman onu görünce yolunu değiştirir bile olmuştu. Sonraları girdiği işlerden teker teker kovulmuş, artık serseri sınıfına girdiğini farkedince iş işten çoktan geçmişti. O bu dünyanın saçma sapan kurallarını kabul etmiyordu. Sabah kalkmak, işe gitmek, eve dönüp ailesiyle zaman geçirmek ona saçma geliyordu. Hayata bir defa geliyordu, çoluk çocukla vaktini harcamamalıydı. Akşamları arkadaşları ile gezer, gece olunca tek başına sokaklara çıkardı. Herkesin uyuduğu saatlere kadar dolaşır, ardından lunaparka giderdi. Kuşkulu gözlerle etrafına bakar, kimsenin görmediğinden emin olunca hemen salıncağa biner ve sallanmaya başlardı. Bazen bir yıldızı gökyüzünden tutup, cebine atacakmışcasına hızlanır ve saatlerce sallanırdı. Ayaklarını tekrar salladı...

O günü anımsadı. Yer yer bulutluydu anıları. Nasıl olmuştu, herşey nasıl çabuk gelişmişti anlayamamıştı. Babası, son kavgasında komşularının burnunu kırdığını duyunca onu evden kovmuştu. " Sen işe yaramazsın, sen benim evladım olamazsın! " demiş ve yol göstermişti. Onun evladı nasıl olabilirdi ki zaten? Bir defa kucağına alıp sevmiş miydi ki, şimdi sen benim oğlum olamazsın diyordu? Hatta çocukken çoğu zaman, ailesinin onu yetimhaneden yada bir cami avlusundan evlat edindiğini düşünürdü. Yoksa insan kendi çocuğuna bu kadar soğuk davranamazdı. Kıyamazdı..

Bu düşünceler içinde yürürken, bir anda biriyle çarpışmıştı. Çarptığı bir yanında eşi olan bir kadındı ve yere düşmüştü. Kadının burnu kanıyordu. Şok olmuştu. Eğilip yardım etmek istedi ama edemedi. Öylece bakakaldı. Durmadan ardı ardına " Birşeyiniz varmı " diyordu. Kadının kocası paniklemiş, karısını kaldırmaya çalışıyordu. Sayıklamaları adamın bağırmasıyla son buldu. " Önüne bakmıyor musun yürürken? Ne biçim yürüyorsun lan sen! " İsteyerek yapmamıştı ki, neden bağırıyordu bu adam ona. Sinirlenmişti. " Bilerek çarpmadım, karını kaldır al voltanı! " diye bağırdı. Sözlerinin hemen ardındanda burnuna bir yumruk yedi. Burnunun acısıyla gözleri karardı. Cebindeki sustalısını çıkardı. Seri hareketlerle adamın sırtına sokup çıkarmaya başladı. Gözleri yerlere dökülen kanları bile görmüyordu. Heryer siyah beyazdı sanki. Fakat bu adam ona sebebsiz yere vurmuştu, sinirlendirmişti. Arkasından gelen feryatlar kulağını acıttı. Döndüğünde, burnu kanayan kadın tırnaklarıyla yüzünü gözünü çiziyor, bir taraftanda " Caniii! " diye bağırıyordu. Her yeri titriyordu, kadını itelemeye çalışıyor, fakat kadın geri gelip tüm gücüyle tekrar ona saldırıyordu. Yüzü kan içinde kalmış, yer yer sızlıyordu. Bıçağını geriye doğru çekip, hızla kadının karnına sapladı. Sokak çığlıklarla inledi. Bıçağını çıkarıp tekrar sapladığında, kadın üzerine yığılmıştı.

Kadınla birlikte yere yığıldı. Herşey otuz saniye içerisinde olup bitmişti. İki insanın canına kıymış, onları hayattan men etmişti. Başından aşağı kaynar sular boşaldı. Nasıl yaptığını, nasıl olduğunu bile anlayamamıştı. Elleri hala titriyordu ve bıçağıda elinden bırakamamıştı. Başı zonkluyordu, iki insan öldürmüştü. Bu kavga etmeye yada başka birşeye benzemiyordu. Yüreği alev alev yanarken gözleri kadına çarptı. Gözbebekleri büyüdü. " Hayır hayır " diyerek gözlerini sımsıkı kapattı. Gözlerini açmak istemiyor ve kadının karnında ki şişliği görmek istemiyordu. Gözkapaklarını korkarak açtı, evet kadın hamileydi..

Kulakları çınlamaya başladı. Herşey bulanıklaştı. Zaman yavaşladı, yavaşladı ve durdu. İki kişiyi öldürmenin verdiği buz gibi soğuğun etkisini henüz üzerinden atamamışken daha büyük bir facia yaptığını anlamıştı. Etraftan gelen uğultuların arasında bir bebeğin ağlamasını duyuyordu. Sanki kadının karnından çığlıklar geliyordu. " Amca neden!.. " Boğazı kurumuştu, hızla etraflarınında toplanan kalabalığa, ¤¤¤¤¤ ¤¤¤¤¤ bakıyordu. O bir bebeği de öldürmüştü. Henüz doğmamış bir yavrunun, salıncakta sallanma hakkını elinden almıştı. Hiç doğmayacak, hiç büyüyemeyecek, hiç parka kadar yarış yapamayacak ve asla salıncakta sallanamayacaktı. Şuursuzca kanlı ellerini yüzüne ¤¤¤ürdü. Yüzünü kapattı, kimse görmemeliydi bu büyük utancını. " Hayııır " diye bir feryat kopardı. Ama sesi çıkmıyordu. Tekrar bağırdı, hayır hiç kimse duymuyordu. Ellerini yüzünden çekti ve belirsiz hareketlerle gökyüzüne baktı. Gökyüzü bile kana bulanmıştı. Bir kaç kuş uçuyordu. Kanatlarının her hareketini takip edebiliyordu. Öylesine yavaş uçuyorlardı ki, sanki hayatı yavaş çekimden yaşamaya başlamıştı. Doğmamış bir yavru ve mutluluklarının gelmesini dörtgözle bekleyen bir ailenin ortasındaydı. Dişlerinin takırtıları arasından " İstemeden oldu " demek istedi. Fakat boğazından sadece hırıltılar çıkıyordu. Başı dönüyor, halen kulağında " Ben salıncakta sallanacaktım amca, neden!? " çığlıkları çınlıyordu. Yüreği kanadı, kanadı, kanlar gözlerinden akmaya başladı. Hıçkırıklar eşliğinde, kendini kana bulanmış asfalta bıraktı. Artık hiç birşey hissetmiyordu. Zaten ondan sonrasınıda hatırlamıyordu..

Düşüncelerden sıyrıldı. Kalbi teklemeye başlamış, her saniye vücuduna sancılar saplanıyordu. Nefessiz kalmak o kadar kötüydü ki, gözlerini bile açamıyordu. Yavaş yavaş hareketsiz kalıyordu. Ah tekrar keşke çocuk olabilseydi ve bir ömür boyu salıncakta sallanabilseydi. Acıdan boğazını artık hissetmiyordu. Son bir kez ayaklarını salladı ve hareketsiz kaldı. Birazdan darağacından indirilecekti ve bir daha asla salıncakta sallanamayacaktı, çünkü artık o bir cesetti...




...
ŞÜHEDÂ GÖVDESİ, BİR BAKSANA, DAĞLAR, TAŞLAR...
O, RÜKÛ OLMASA, DÜNYÂDA EĞİLMEZ BAŞLAR,
VURULUP TERTEMİZ ALNINDAN, UZANMIŞ YATIYOR,
BİR HİLÂL UĞRUNA, YÂ RAB, NE GÜNEŞLER BATIYOR!
EY, BU TOPRAKLAR İÇİN TOPRAĞA DÜŞMÜŞ ASKER!
GÖKTEN ECDÂD İNEREK ÖPSE O PÂK ALNI DEĞER.
NE BÜYÜKSÜN Kİ KANIN KURTARIYOR TEVHİDİ...
BEDR'İN ARSLANLARI ANCAK, BU KADAR ŞANLI İDİ.
SANA DAR GELMİYECEK MAKBERİ KİMLER KAZSIN?
'GÖMELİM GEL SENİ TARİHE' DESEM, SIĞMAZSIN.
HERC Ü MERC ETTİĞİN EDVÂRA DA YETMEZ O KİTÂB...
SENİ ANCAK EBEDİYYETLER EDER İSTİÂB.


ölmek yok Dönmek Var

Düğün hazırlıkları yoğun biçimde on gündür sürüyordu. Bu on gün içerisinde hayalleri oldukça çökmüş, için için akıttığı gözyaşlarını şimdi serbest bırakmıştı. Bu öyle bir acıydı ki Hüseyin kime ne diyeceğini bilemiyordu. Üzerine çöken bu kara dumanı dağıtacak rüzgârdan mahrumdu. Çünkü bu kara dumanlar, çocukluk ve de askerlik arkadaşının evlerinin içerisinden çıkıp nefesini kesmişti. Öyle ki “Esvap kesmeye sen de gel!” demişlerdi ama onun bu mutluluğa katacak hiçbir şeyi yoktu ki... Hem ne yüzle gidecekti.
Hüseyin, kalbine yazılan yazıların esiri olmuştu. Âşık olmuştu. Şimdi beyninden değil kalbinden emir alıyordu. Böylece benliği, gücü, düşünceleri, kişiliği aşkının esiri olmuştu.
İçin için sevdalandığı kız; arkadaşının sevgilisiymiş. Kıza “Zeynep bana varır mısın?” diye sorduğunda “Sen ne diyorsun Hüseyin ağabey! Biz, daha askere gitmeden önce Hamo’yla birbirimize söz vermiştik. Az önce yine buluştuk. Beni isteteceğini söyledi. Aman bu söylediklerini duymamış olayım!” dediği kulaklarının içinde, topuzla vurulmuş bir gürzden çıkan ses bombardımanı gibi çınlamıştı. Sonra sözlerini şu cümleyle bitirmişti. “Hüseyin ağabey ne olursun bana darılma.”
Hüseyin bu birkaç gündür yemez içmez olmuştu. Sevdiği kızı alamayışına mı yansın, arkadaşının sözlüsüne “Bana varır mısın?” dediğine mi. Ya daha sonraları yenge diyeceği bu kadının yüzüne nasıl bakacaktı? Gerçi bunda suçu yoktu ama silinmesi mümkün olmayan bu teklifin altında hep utanç duygusu yaşayacağı kesindi.
Hüseyin alıp başını evden gidiyor yağmurların altında ıslanıp boş kafayla dolaşıp geri dönüyordu. Bazen öyle bir canı sıkılıyordu ki, çörtenlerden akan suların altında ıslanıyor, karmaşık hislerinin bedenine verdiği ceza üzerine bir de kendisi ceza veriyordu. İş dönüşü eve gitmek istemiyor ne yapacağını kendisi de bilemiyordu. Adıyaman Şehrinin kendisi için Mehmet Ağanın Zindanı’ndan farkı yoktu. Yağmurlardan sonra çıkan gökyüzünün maviliği artık onu hiç ilgilendirmiyordu.
Sofraya getirilen bulgur aşı ve tırşikten çok az yiyip dışarı çıktı. Yokuş aşağı inip Ayran Pazarı’ndan geçip Kab Camii’nin kantarmalı bölümünden geçerek Sıratut’a doğru yöneldi. Arkadaşlarıyla buluşmak için asmalı kahveye girecekti ki; vaz geçti.
Oradan Eskisera’ya yöneldi. Gâvur Mahallesi’nin etrafını dolaşarak kaleye çıktı. Önce yüzünü Pirin Mağaraları’na yöneltti. Sonra geriye dönerek uçsuz bucaksız görünen ekin tarlalarına döndü. Bütün bunların sahibi, yaratıcısı niçin derdine çare bulamıyordu? İsyankar yüreğine çare olacak ilacı neden esirgiyordu yüce Rabbi? Yere oturdu. Eline aldığı çöple toprak üzerinde kendisinin de anlayamadığı şekiller çizdi. Birden sinirlenip çöpü kırıp attı.
Kendi içine kapanmış bir kalbin sırlarını çözmeye çalıştı. Gerçekleri gerçeğin içerisindeyken fark edemezsiniz. Ancak oradan çıkıp yalan olursanız: gerçeğin farkına varırsınız. Hüseyin içerisinde bulunduğu gerçeğin içerisinden kurtulmak istiyor, aklı kendisine yardım edeceği sırada duyguları engel koyuyordu. Kalenin düzlüğünde amaçsızca bir iki volta attı… Sevdalı yüreğini ikna etmeye uğraştı. “Kendine bir bak!” dedi. “Kendi içindeki sesi bir dinle!”
Bir insan kendisini nasıl gözlemleyebilir? Eğer gözlüyorsa o insanın içerisinde iki ayrı otoritenin bulunması demektir. Biri gözlenen biri gözleyen… Hüseyin bunlardan hangisi olacaktı? Gözleyen mi? Gözlemlenen mi? Sonra bu iki iradenin özneleri değişik gibi görünse de, beslendiği nesne aynı olduğu için sağlıklı bir sonuç çıkabilir mi? Hem bu iki irade birbirini kayırmaz mı?
Tekrar yere çömeldi. Ağlamak, ağlamak, kaderine ağlamak istedi. Aklına ölüm geldi. “Akılsız, nefret ve tiksintili bir başın en ahlaklı bir tek işi vardır.” dedi. “O da, o başı öne eğdirmektir...”
Olduğu yerde uzandı. Gözlerini kapadı. Zaman nasıl geçecekti ki ölümü hak edebilsin. Bu işi Allah’a bırakacak olsa kim bilir ne zamana kadar bekleyecekti.
Mutlu insanlar için her dakikanın her saatin her günün anlamı vardır. Zaman onlar için kıymetlidir. Fakat mutsuz insan zamanını çabuk bitirmek ister. Bir insan hayatını oturup da planlayabilir mi? Allah ne verdiyse… Haline şükredecek... Ama sonra bütün bunlar unutulup sorumlu o olacaktır...
Yaz gelmişti. Gece damda yatarken yıldızlara yalvarıyor, onların yalnızlıklarına imreniyor ve orada olmayı çok istiyordu. Yüreğinin acıları katlanarak büyüyor, Zeynepsiz dünyanın anlamsızlığını keşfediyordu. Şah İsmail ile Gülizar meselesindeki:
“Bölük bölük olmuş huri kızları
Hiç birisi Gülizar'a benzemez”
Dizelerini kendine uyarlayarak:
“Bölük bölük olmuş huri kızları
Hiç birisi Zeynep'ime benzemez”
Şeklinde değiştirerek mırıldanıyordu.
Gerçekten Hüseyin çevresindeki bütün canlı ve cansız varlıklara bakıyor ama hiç birisini Zeynep'ine benzetemiyordu.
Arkadaşı Hamo evleneli sekiz ay olmuştu. Bu sürede Hüseyin’in sevdası eksilmeyip artmış bundan dolayı da kendi kendinden nefret etmişti.
Bu nefret ettiği başı öne eğdirmek için kaleye yöneldi. Dalgın dalgın çarşıdan geçti. Bu işi şarapsız yapamazdı. İki tane şarap aldı. Gâvur Mahallesinin içinden geçerek kaleye çıktı. Birinci şarabı iki dikişte bitirdi. İkincisini açtı. Midesi bulanmıştı. Getirdiği ipi ağaca bağladı. Ölüm bir adım ötede duruyordu. Mutlu ve mutsuz kişilerin ölülerini yan yana koyun. Farkları kalmamıştır. Az yaşamak demek; senden sonra ne olduğunu bilememek demektir. Nasıl olsa öteki dünyada yani iki dakika sonra orada olacağı dünyada sormuyorlardır senden sonra ne oldu? Boş ver! Benden sonra ne olursa olsun. Asıl zor olan sevdiğinin senden önce canlı canlı başkasına gitmesi...
İpin yanına yaklaştı. Dizleri titriyordu. Sonuçta Tanrı, herkesin izlemesi gereken yolu yeryüzüne yazmıştır. İnsanlar yaptıkları eylemleriyle bunları okumaktadır. Hüseyin, önceden verilmiş kararın, kırılmış kalemin infazını yerine getiren cellât olarak ipin yanına yaklaşmıştı. Bu görevi yerine getirirken son defa ağlamak istiyordu. Bu ağıt, kendi ölüsü için olacaktı.
Etrafına baktı. Gökyüzünü, bulutları gördü. Kuşların umurunda değildi. Ağaçların yaprakları sessizce sallanıyordu. Onların da umurlarında değildi. Vazgeçse; kendine yenik düşecekti. İçerisindeki öteki Hüseyin ortaya çıkmalıydı. Bir çare bulmalıydı. Kuşlara yapraklara yeniden baktı. Yapamayacağı infazdan dolayı onlara karşı küçük düşer miydi? Geriye döndü. Uzaklara çok uzaklara mor dağlara baktı. Son anda bir ses “Uzakta kalmak en iyisi… Ayrı kalmak da bir araya gelmek kadar dertlere çaredir.” dedi. O ses devam etti “Dünya güzel ve kalleş... Uğrunda ölmeye değmez... Bu güzel ve kalleş dünya uğrunda ancak dövüşülmeye değer...”
Demek ki yaşam, isteklerden değil her insanın ortaya koyduğu eylemlerden oluşuyordu. İşte yapacağı bu eylem kendisinin sonu ya da başlangıcı olacaktı. Kendisini boğacak olan ipi ağaçtan söküp fırlattı.
Kaleyi bir daha görmek istemiyordu. Koşarak oradan ayrıldı. Bundan sonra Reco’daki görevini Malatya'da sürdürmeye karar verdi. Hüseyin o sonbaharda evinden ayrıldı. Hiç kimse dur gitme demedi. Üç günde yürüyerek Gölbaşı’na vardı. Oradan da trenle Malatya'ya gitti. Bir daha da ondan hiçbir haber alınamadı.


Esvap kesme Düğün için alınan giyecekler
Mehmet Ğanın Zindan: Eskiden ağaların zindanları vardı.
Tırşik : Sulu yemeklerin genel adı
Eskiseray:Aslı "Eski Saray" bir semt ve bir camii adı
Reco:Tekel idaresine bağlı tütün işletmesi

 

 Yagmur Yağıyordu

 
17 Yagmur Yağıyordu

-Kalsaydın!
-Yok kalmam, sınavlar iyi geçti.
Mehtap ve Nur da ayağa kalktı, Nur ;
-Sağol güzel bir sohbet oldu.
Cem tamamladı;
-Hikaye ile içimizi kararttın, alacağın olsun.
-Ben içimden geldiği gibi yazıyorum, idare et.
Nur;
-Hüzünlenmek, ağlamak da ihtiyaçtır.
Cem;
-Sağoool Nur. Bütün ihtiyaçlarımız bitti bu kaldıydı. Her gün gülmekten çatlıyoruz ya.
Nur gülümsedi. Ben kapıya yöneldim;
-Benden yaşı büyük olsa dövecek galiba yahu. Yine de belli olmaz ben acele kaçayım.
Hüznü gizleyen birer gülümseyiş yüzümüzde vedalaştık. Abisiyle, ablasının arkasında kalan Nur, gülüşümün perdelediği hüznü farketmiş gibi yeniden el salladı, bu kez çocuk gibi bir gülümseyiş ekleyerek. Sanki “Konuştuklarımla seni üzdüm ama artık neşelen” der gibiydi. Bir kez daha zoraki gülümsedim. yüzünün daha da sararması içimdeki korkuyu büyütmüştü.
Cem beni bahçe dışına kadar uğurlamak için ısrar etti. Nur’dan uzakta konuşma fırsatı bulunca sordum;
-Cem benim fark ettiğimi siz de fark etmişsinizdir. Yüzü çok solgunlaşmış, sararmış.
-Evet fark ettik. Avrupa’daki doktorlar iyileşmeye meyilden bahsettiği için, düzelir diye umut ediyor, bekliyoruz. Fakat bir yandan da endişeleniyoruz. Bilmiyorum ki ne yapalım.
-Ayrıca bir sarılık kapmış olmasın. Bir arkadaşım, “Bazen çocuğu bir hastalıktan hastaneye götürür, başka bir hastalık kapıp gelirdik” derdi.
-Bulaşıcı bir hastalık kapmış olabilir diyorsun ha.
-İnşallah yoktur böyle bir şey ama... annem de ısrar ediyordu, “Doktora gösterin sararıp soluyor” diye. Biz de “Birşey olsa İsviçre’deki doktorlar fark ederdi” diyorduk. Ama sen de böyle konuşunca iyice huzursuz oldum. Yarın götüreyim hastaneye.
-Çok iyi olur. Ben yarın gündüz nöbetçiyim, akşamda iş yerinden bir abiye davetliyim. Akşama kadar bir netice olursa eğer beni de sonuçtan haberdar edebilirsen sevinirim.
-Tamam.
Elini sıkıp vedalaştıktan sonra otobüs durağına doğru yürüdüm. Şansımdan hemen gelen otobüse bindim.
*** *** *** *** *** *** *** *** *** *** ***
Otobüsün camından dışarıyı seyrediyorum. Kimi caddelerde hayat yeni başlıyor gibi, hareketli neşeli insanlar, kimi otobüs duraklarında yorgun insanlar evine gitmek için bekleşiyor. Geç saatte , yorgun argın evine gitmek için bekleşen insanlar bayramlarda kolay kolay evinde kalamayan babamı hatırlattı. Bazen bayramın ilk günü sabah işe biraz geç giderdi, ne kadar sevinirdik. Tabii sabah 1-1,5 saat geç gidince o gün akşam sabaha kadar çalışacağını bilmezdik. Şimdiki gibi internet, cep telefonu olmadığından bayramlarda PTT’nin bayramlarda çok fazla tebrik kartı işi olur, zorla fazla mesai yaptırılırdı.
Evimdeyim. Halen yazdığım ve internette yayınladığım “Bahar hikayeleri” ne devam etmem gerekiyor. Fakat öylesine isteksizim ki. Hikayeye devam etmem için bir sürü destek maili alsam da, istemeyen bir kişinin maili moralimi bozdu, yazmakta zorlanıyorum. Yine de masanın kenarına sandalyemi çektim, kağıt kalem zaten hazırda beni bekliyor. Acaba bahar hikayelerine Nur’u da katsam mı? Gerçek hayatttan bazı alıntılar yapsam, isimleri değiştirsem olur mu? Kararsızım ama zaten Nur’u bahar hikayelerine katmam çok zor. ‘Bahar hikayeleri’ndeki Gül sağlıklı bir kız. Vazgeçtim. Zaten hikaye fazla girift olur, gerçekle sanal birbirine çok karışabilir. Mesela Nur, Allah korusun ölürse, zaten hikayenin sonunu getiremem, yazamam. Okuyucu nerenin gerçek, nerenin hayali olduğunu çözebilir mi, çözmek ister mi? kafam iyice karıştı. Aslında Matrix filmindeki sorular da beynimde uçuşuyor; “Gerçek nedir” ,” Bu soluduğunun hava mı olduğunu sanıyorsun” ... Evet gerçek neydi, gerçek yaşadığımız mı, yaşadığımızı sandığımız mı? Çünkü ikisinin arasındaki farkı anlamayabiliriz. Tıpkı etkileyici bir rüyadan uyandığımızda, “Rüyamıydı-gerçek miydi? “ diye bir süre düşündüğümüz gibi. Çevremizdeki birileri bizim rüyamızı bilse ve rüya gerçek miş gibi davransa işimiz ne kadar zor olurdu. Zannedersem şöyle bir söz vardır filmde; “Eğer bir şeyi düşünüyorsak o gerçektir. Çünkü başkaları görmesede, bilmese de , o bizim beynimizde yaşanmış gibidir”. Bence doğru, çünkü beş duyumuzla hissettiklerimiz beynimize iletiliyor ve gerçek olup-olmadığına beyin karar veriyor. Beynimize bir şekilde elektrot vb.. cihazlarla veya hipnozla birşeyin olduğu mesajını verirsek, beynimiz onun gerçekliğini kabullenir, olmamış olsa bile. Hipnozla “Sen siğaradan nefret ediyorsun” fikrini verdikleri gibi.
Ben düşünceler içindeyken, kağıt kalem önümde mahsun mahsun bakıyor. Yazı yazmak ne kadar zor geliyor, düşüncelerimin ucundan Nur’un ölümü geçiyor, kalkıyorum. İnternet okuyucuları biraz daha bekleyecek gibi. Ceketimi alıyorum, Nur’un mahsun bakışlarıyla beraber dışarı çıkıyorum. Dilimde Nur’un kulağına çalınan şarkı; “Ölüm de var”, yürüyorum...yürüyorum.
Sen geldiğinde
Ben yoktum
Ben beklerken de sen…
…….
Oysa seni aramıştım
yıllarca
yokluğunda
…….
Yokluğunda umut vardı
gelmen için.
Geldiğinde
bitti her şey
Çoktan gitmiştim
ben
bırakıp gençliğimi
geride…

Karanlık, loş sokaklarda yürüdüm bir süre. Evlerin ışıkları bir bir sönüyordu. Ve ışıklar gitti bir anda. Altındağ’ın, Atıfbey mahallesinin karanlığı da pek hoş olmuyordu. Karanlıkta yaklaşan her ayak sesi düşman gibi, hata canavar gibi geliyor insana. Tabii ben de çekiniyordum.
Misafirliğini geç saatlere kadar sürdürmüş ailelerin benden çekindiğini fark ettiğimde iyice yolun uzak tarafına geçtim. Bazı ailelerde babalar, bazı ailelerde anneler uyuyan çocuklarını sırtına almıştı. Ailelerde, loş sokakta tek başına yürüyen, sessiz birini fark etmek korkuya neden olsa da, yanlarında yürüyen çocukların neşesi yerindeydi, şakalaşıp, koşturup duruyorlardı. “Çocuklar uyur, babalar taşır” diyen reklâmdaki gibi, ben uyurken veya yorgunken annem-babam taşımıştır beni. Fakat benim daha çok aklıma, babamın anneannesi Hatice ninemizi sırtında taşıyışı geliyor. Yaşlı, şakacı, sevgi dolu, lafı sözü kimseyi kırmayan biriydi rahmetli. Ağlamasıyla gülmesi birer dakka araylaydı sanki. Bir bakarsın kocasının üzerine getirdiği kumayı hatırlayıp ağlıyor, bir bakarsın, babamın yaptığı bir espriye gülüyor. Onun bu kadar yaşamasının formülü belki de buydu. En üzüldüğü konu bile çabucak kaybolur giderdi. Kendime baktım, her üzüldüğüm içimde kale olmuş, bir tuğlasını bile yerinden sökemiyorum.
Evime geldim, şöyle yan gözle kağıt kaleme baktım, çoktan uyumuşlar. Perdeleri örttüm, ışığı yaktım, aynada tanıdık bir yüz. “Hiç senle muhabbet edecek halim yok”. Aynada kalan yüzüme, yüz vermedim. Çektim yorganı başıma yumdum gözlerimi. Karşımda beliren tatlı bir yüz gülümsedi, “iyi uykular” gözlerimi açsam kaçacaktı, biliyorum. Gözlerimi daha sıkı yumdum.

IPB

Senden "disconnect" oldum olalı sevgilim
Yaşadığım hayat "demo" oldu birden bire
''Ctrl+Alt+Delete'' bile yaramıyor kalbime artık
Mümkün değil hatıraları "uninstall" etmek
"Alt+F4" deyip gitmenle kapandı tüm umutlarım
"hata raporlarıyla" terkettin.Başardın Tatlım Kutlarım




 


 Kalplere tıklayın

 
 


 
 
 
 
 

boşuna

 
                
 
Boşuna

Sen yoksun...
Boşuna yağıyor yağmur...
Birlikte ıslanmayacağız ki...

Boşuna bu nehir...
Çırpınıp pırpırlanması...
Kıyısında oturup göremeyeceğiz ki...

Uzar uzar gider...
Boşu yorulur yollar...
Birlikte yürüyemiyeceğiz ki...

Özlemler de ayrılıklar da boşuna
Öyle uzaklardayız...
Birlikte ağlayamayacağız ki

Seviyorum seni boşuna...
Boşuna yaşıyorum
Yaşamı Bölüşemiyeceğiz ki...

 şiir

 
Fırtınasız havalarda ve kısa mesafeli yolculuklarda o da mecbur kalınırsa kullanılabilecek ufacık bir yelkenliyle uzak denizlere açılmış sanki ömrüm....

Uçsuz bucaksız bir mavilikte ve ufacık bir karartı bile denemeyecek mekanında sallantıların en şiddetlisiyle alaboraya müsait bir akibetin kollarına düşmeme adına kanayan parmak uçlarındaki kırılan tırnaklarıyla tutunmaya çalışmakta belli belirsiz çıkıntılara.....

Kıyılar ve kayalar çok uzak olmalı ki hazır aşındırmaya müsait bir varlık bulmuşken var gücüyle bastırmakta, ağır aksak bir şarkının birlik notaları gibi yüzündeki porteye düşen rüzgara inat altını oymakta, altmış dörtlük notalı asi dalgalar..

Parlayan gözlerinde umuttan eser kalmamış... Bilinmeyen bir makamın taksimini geçmekte mırıldanışları.... Ağlamaklı bir kemanın en ince telinden çalınmakta sergüzeştinin şarkısı....

Yaş otuz iki... Dante’ye bile kavuşmak olası görünmemekte sanki...

Yelkeni yırtılacak.... hızla su alacak.... alabora olacak belli......

Dudaklarında ki acı tebessümle düşünmektedir bu son deminde..

‘’ Pişman değilim... iyiki sevdim seni..... iyiki daldım denizine.... iyiki varsın aşk...’’

ALINTI

- şiir

 
 
 
Sen ölümle arana mesafe koyacak kadar soğuk bir kışı andırıyordun
Geride ise,göz yaşlarına acımayacak kadar masum bir seveni kandırıyordun

Özlemlerime koşacağım anların teneffüs zilini çalmadığında,
Geçmişteki mutluluklar yeter dermişcesine
Tren çığlığı rayların küflü demirlerinin,
Masumiyetine benzediği zamanları kazıdım hafızama.

Şeytanla dost olan acımasızlığının teseddürüne bürünmüş sahte yüzün
Kimbilir Daha kaç kişiye verecek hüzün..

Başkalaşan kişiliğin,kimden darbe almışdı da
Yoksulluğumu büyüttüğüm kurak tarlamın ekinlerine,
Bir karga gibi sokulup, oruç bozarcasına
Iyinin ve kötünün kararsızlığıyla saldırdın?

Asil bir sefillik deryasında
Oltama takılan yosun kaplamış yüreğin,
Gurur diyerek yaşamaya çalıştığım
Paslanmış ufkumun sis çökmüş hayalini çürüttü.

Duymayı çoktan unuttuğum
Sağırmı oldum yoksa dedirten tatlı sözlerini,
Hangi sütü lekeli ananın evladına söyledin de
Notasız besteler gibi
Türküsüz bir ömre mahkum bıraktın beni ?

Ama birgün hepsinden bıkıp,
Bakkal defteri ve taksit kartları sıkıntısında
Sade bir ömürün kenar mahalle saflığında yaşamak istiyorum dersen,
Ve sorarsan bu acımasızlığından kurtulmanın yolunu
Sana tek tavsiyem,azrailin elinden su iç!...

Bir insanı sevmekle başlıyordu aşk
Ve terk etmesiyle acı....

 ne kadar uzak olursa olsun yüreğim yanında

 
 
 
Gidene “gitme” diyemeyenin, gelene “hoş geldin”’i ne kadar anlamlıdır bilemiyorum.
Benim gibi konuşmayıp, benim gibi yazmayandan uzak durursam; nereye götürür beni bu tekdüzelik!

Arada bir “saçmala!” desin biri, ölçüp biçeyim, düşüneyim üstünde; onun kadar sert, onun kadar umursamaz olmayayım; içim rahat olsun “yanılıyorsun” derken ve gülümseyeyim.
Dikkatli oldugumdan dikkat isterim doğru; kaçınırim kötü söz söylemekten; anlamadan itham etmek istemem; tahammül gösteremem yargısız infazlara; her duyguma bir cümle bağlayabilirim istersem; ama öfkelenmeden yazamam, yazamam yazmasına da sövemem de kimseye...

Sessizlik izin verir karşındakine, seni dilediğince yorumlaması için...
Ve bazen, en fazla bağıranla, hiç sesi çıkmayanı ayıramam birbirinden...
Ve merak ederim: “Ne saklıyorlar benden?”

Belki gözlem yapıyorlar, belki veri topluyorlar; herkes bağırırken susmak, erdem sayılır belki; ya sessiz çoğunluğun bir parçası olmak?
Ben ağlarken gülüyorsan anlayış gösterebilirim; ben ağlarken ağlıyorsan “dostum” diyebilirim, ben kalırken gidiyorsan “korkak” sanabilirim; ben severken itiyorsan, vazgeçebilirim senden ve ben sorarken susuyorsan, katlim vaciptir demektir; ölebilirim!
Sessizlik cinayet işler bazen; ne bir tanık, ne bir kanıt bırakmaz arkasında; bazen bizim gibi sessiz, bazen tırnaklarını toprağa geçirerek, hayatımızdan çıkıp gider insanlar; bazen anlamamanın, bazen anlaşılmamanın acısını duyarlar.
Ve fark etseler de, etmeseler de, kimse güvende değildir artık; oysa, güvende olmak için tercih edilir susmak!
Ve vicdanımızın tek düşü olur; deliksiz uyumak!
 

 reklamlar (eski)

 

 

 


 Sana âşık kalmaktan vazgeçeceğimi sanıyorsan

 
 
Sana âşık kalmaktan vazgeçeceğimi sanıyorsan, beni hiç tanımadın demektir. Çatırdayan ne olursa olsun, ben duymazlıktan gelmeyi bilecek kadar öğütledim kulaklarımı. “Sen hafif meşreplikten hoşlanıyorsun” diye bayağılaştıysam, seni ne kadar sevdiğimi anla artık.

“Hep hesapların var” diye, ayağını yorganına göre uzattığını düşünme, ben bilirim senin ne kadar açıkta yattığını. Züppede olsan, ben içindeki çocuğun anası, dışındakinin sevdalısıyım. Sen, “annem olma” desende, ben öyle kalmaya devam edeceğim. Bu ne kadar sürer bilmiyorum, ama bilinmeyenleri de sever insan.

Yalvarmak hariç, seni elimde tutmamı sağlayan her şeye açığım. İster “yoldan çıkmış” desinler, ister “bir gözü kör”, dünya çığlığını ata dursun, ben o kadar sağırlaşmışım ki, “biraz daha bağırın” diyorum.

Sen, karanlıklar prensi kılığında, baloya katılan bir âşık mı sandın kendini? O kadar vesveseyle dolusun ki bu akşam; “yok o ne dermiş, yok nasıl düşünürmüş, yok bu kalıpta bir adama bu yakışıyor muymuş “ derken, tren kalkmış gidiyor.

Küçük haberlerin büyüklerine oranla daha can yakıcı olduğunu biliyorum, sende öyle...

Ağlarken bile güldüğümü söyleyen sen, şimdi gerçekten ağladığımı fark edince, suçluluk duymaya başlarsın elbet, ama hiçbir suçluluk, bir aşığın son nefesinde ne istediğini sormanı engelleyemez. Sen, “sormaktan korkuyorsun” diye, ben söylememezlik etmeyeceğim. Seni dilediğimi bil, bu bana yeter.

Didik didik olmuş bir yüreğin, kalan birkaç kelamı… Dinlemek seni daha mutlu biri yapmayacak tabi, madem, aşk için ödenecek bedellerin hesabını birlikte tuttuk, kendi payına düşenleri şimdi karşıla. Dimdik durmak ikimizin de son çaresi, ben eğilip bükülmek meraklısı olmadığım halde, senin için bunu da yaptım. Şüphenin gölgesi şüpheden büyük olur, ellerin için verdiğim izin, dudakların içinde geçerli, öpmeye değecek birini bulduğunda hiç tereddüt etme, öptüğünde yüreğine değmedikten sonra, ben aldırmam...

Koş koca adam, seni tutan hiçbir şey yok, bağırarak çık hayatımdan, çığlıkların arşa değsin, telaşın amaçlarını meşrulaştırdı bile, bavulunu topla ve terk et beni, bakalım ne kadar uzağa gidebileceksin!

alıntıdır...

Seni içtim

 
 
Sigaramın son nefesinde
Seni ciğerlerime kadar çektim
İçkimin son damlasında
Seni içtim

Sen kadehimdeki içkiydin
Seni her içtiğimde sarhoş gibi oluyorum
Sen silahımın namlusunda duran bir çift kurşunumdun
Sen özgürlüğümdün benim
İçimdeki çocuktun
Kalbimde kanayan yaramdın benim

Şimdi ne oldu
Kadehimdeki son damla içkiyi içtin
Namluda duran bir çift kurşunu kafama sıktın
Özgürlüğümü elimden aldın
İçimdeki çocuğu öldürdün
Ve kalbimdeki kanayan yarağa bir avuç tuz bastın

Şimdi yaşayan bir ölüden hiçbir farkım yok
Ne yaşamdan zevk alıyorum
Nede sevmekten

Beni önce yaktın
Sonra küllerimi her bir yere savurdun
Ne bileyim ilerde belki sende seversin
İnşallah seversinde
Acı çekmenin ne olduğunu
Geçte olsa anlarsın be insafsız

 

 

Vazgeçemiyorum...

Bu sabah güne karışan acımtıraklık var... Anlıyorum ki bana sevgiler haram. Bir gülüş ile nefes alıp mutlu olmak haram bana... Vazgeçiyorum yine. Hem ne zaman kazandım ki! Yine mutluydum ama şu an hüzünler çöktü yüreğime... Ben yine üzülüyorum, yine ağlıyorum... Gitmeliyim... Bitmeli... Vazgeçmeliyim...

Kendimi iyi hissetmediğim bir gün daha. Hiçbir şey istemiyorum. Umut denilen şey artık yok yüreğimde. Ne hayallerde gizlenen güzel yürekli adam ne de bir başkası... İstemiyorum hiçbir şey. Sevgiyi yaşamak isterken kaybediyorum yine. Elimden hiçbir şey gelmiyor. Düşünmek bile yoruyor artık yüreğimi. Canım acıyor. Birini sevmek umut beslemek güzel ama umutları söndüren geçmişte ki kişiler yakıyor dağlıyor yüreğimi... İstemiyorum mutlu olmak, istemiyorum aşk... Ben sadece huzurla gideceğim bir ölüm istiyorum... Alacağım hiçbir şey yok... Yok işte... Yok!

Sana borçluyum güzel yürekli adam bir sevgi borcum var yüreğine. Yaşamak isteyip te yaşayamadığın bir sevgi... Ellerini tutup mutluluğa akmaktı son dileğim. Ama her geçen gün içimde büyüyen duygularla sana gelecekken hep bir engel çıkıyor karşıma... Aşamıyorum meleğim, engelleri aşamıyorum... Gelemiyorum seni mutlu etmek için... İçim acıyor... Umutlarım soluyor bu sabah... Bu sabah seni sanki son kez görüyorum... Ben senden gitmek istemesem de gidiyorum işte. Gözlerim bir boşluğa takıldı kaldı... Neredesin... Çıkıp gelsen huzura kavuşsam seninle... Çok zayıfım, çok güçsüzüm, yalnızım... Tutunacak bir dalım olsaydın... Yoksun işte... Yok!

Günler yokluğuna gebe... Yüreğimde olan yerin daha bir derinleşiyor sanki... Vazgeçmek ne kadar zor, unutmak ne kadar zor seni... Yine aynı duygular içerisinde koşmak alabildiğine... Sonu görünmeyen bir yolu aşmak yalın ayak... Ayaklarıma batan taşlara aldırmadan koşmak... Kanlar içerinde kalana dek koşmak... Nedir bu bilinmezlikler? Nedir bende ki sen? Sensizliği giymek istiyorum bir parça da olsa... Seni yok sayıp unutmak bir günlüğüne... Başarabilir miyim? Yapabilir miyim?

Bugün senli sözleri unutma günü... Bir günlüğüne de olsa hayalde ki senden vazgeçme zamanı... Seni yok sayma zamanı... Senli düşleri silme zamanı... Senin uzaklar da olduğunu yüreğime hatırlatma zamanı... Seni sensiz de olsa tek başıma bu sevdadan sıyırma zamanı... Varlığına yürüdüğüm yollarda can verme zamanı... Seni özlemlerin içerisinde kaybetme zamanı... Zaman zaman ne zaman kaybolacağıma karar veremediğim bir zaman içerisindeyim... Git ya! Git işte... Sen benim mutluluklara susadığım bu günler de bir damlası ile içimi serinleten güzel yürekli adamsın... Sana git diyorum ama ben gidemiyorum... Vazgeçemiyorum...




- gitmeyeceksin dimi...

 
 

 

gitmeyeceksin dimi...


Bir anda girdin hayatıma.
Nerden geldin nasıl geldin bilmiyorum ama bir anda doluverdin tüm benliğime.
Oysa kapalıydı yaralı yüreğim o zamanlar sevmelere. İçimde kapanmamış yaralarımı sarmaya uğraşıyordum.
Yarım kalmış cevaplanmamış sorularımla boğuşuyordum.
Yer yoktu gönlümde sevmelere.
Aşk çok uzak bir limandı ve ben okyanusun ortasında tek küreği kalmış bir sandalın içerisindeydim adeta.
Yalnız kimsesiz ve çaresiz.
Uzanan elleri geri çevirirdim hep güvenmezdim sahte gülüşlere.
Aldanmışlıklardan yanılmışlıklardan oluşan bir duvar örmüştüm yüreğime kimseler görmesin diye yaralarımı.
Utanıyordum aşka yeniktim ve bir daha yüzüme gülmeyeceğini düşünürdüm.
Kimselere göstermezdim göz yaşlarımı utanırdım erkekler ağlamazdı çünkü!
Oysa ben gizli gizli ağlardım kimseler bilmezdi.
Ne vakit ağlamaklı olsa gözlerim sahte gülümseme maskesini takar öyle çıkardım insan içine.
Gerçek gülüşler çok uzak diyarlardaydı ve ben yolu bilmiyordum.
Hep kaçtım insanlardan hep sakladım kendimi ta ki bir gün sen çıkıpta mühür gözlerini çakana dek yüreğime...
Bir anda geldin. Nerden geldin kimdin hikâyen neydi bilmiyordum. Korkuyordum aslında.
Kaçmak istiyordum sendende ama beceremedim.
Geri çeviremedim uzattığın eli.
Sokuldum yavaştan sıcağına yalnızlıktan buz kesmiş yüreğim ısınmaya başladı.
Yıktın ördüğüm tüm duvarlarımı bir bakışınla.
Bana sarılınca anladım seni bekliyormuş oysa ruhum sen gelmeden yarımmış yüreğim...
Sen geldin hoş geldin iyi ki geldin, neden bu kadar beklettin... gitmeyeceksin dimi...


 beyaz kağıt